psikolog - psikiyatrist.COM
Antalya Psikiyatri , Psikoterapi ve Danışma Merkezi
Psikiyatrist - Psikoterapist
Uzm.Dr. Emine Filiz ULUHAN

Yeşilbahçe Mah. Portakal Çiçeği Cad. 1460 Sok.
No:6 K:3 D:24 TURUNÇ PLAZA ANTALYA
0242 311 44 33



»Ruhun Yapısı

Bilinçli ve bilinçdışı zihinden oluşan süreci ruh olarak tanımlayabiliriz. Ruh, gelişme ve bütünlük arayışı içinde olan değişken bir yapıdır. Benlik ise ruhun aradığı ve onun ileri doğru hareketlenmesini ve olgunlaşmasını sağlayan hedeftir.

Ruhun içindeki bilinçli ve bilinçdışı tutumlar sürekli birbirlerini dengeleyici bir sistem halinde çalışırlar. Bir taraf ağır bastığında öbür taraf her zaman dengeyi yeniden kurmaya çalışır. Rüyalar, dil sürçmeleri, hayal ve düşlemler, bir uyaran olmaksızın kendiliğinden beliren nesne ve olay gibi imgeler bilinçdışının dışavurum materyalleridir. Bilinçdışının yüzeye çıkarmaya çalıştığı ipuçlarını sürekli bastırmak ve yok saymak psikolojik dengeyi bozabilir.

Freud, iki bilinç durumunu şöyle izah eder.

1)Bilinçli zihin, zihnin kendi düşünce ve eylemlerinin farkında olan kısmıdır. Mantıksal düşünme, gerçeklik ve toplumsal anlayışa uygun davranışlar bilinçli zihnin eseridir.

2)Bilinçdışı zihnin bastırılmış, engellenmiş kısmıdır. Koşullanma sebebiyle ortadan kaldırılması gereken tüm fikir ve düşünceler bilinçdışına atılır. Bilinçdışı içindeki bilgileri kilitli bir kasada saklamaktadır, bu bilgilere kolayca erişilemez. Geçmişte yaşantımızın büyük kısmı da burada yer alır. Buradaki anı ve gizli materyale hipnoz altında ulaşılabilir.

Freud daha sonra bu iki kavrama, önbilinci eklemiştir. Önbilinç, zihnin, bilinç ile bilinçdışı arasındaki bölgesi olup, burada her an bilince çıkmaya hazır, o anda bilinçli olmayan, ama gerektiğinde kolayca hatırlanabilecek bilgiler bulunur.

Jung da hemen hemen aynı fikirde olmakla birlikte bazı yorum farklılıkları getirmektedir. Jung bilinçli zihnin bireye özgü olduğunu ve egonun bilincin merkezi olup algıyı, belleği, düşünceleri ve hisleri düzenleyerek kimlik duygusunu oluşturduğunu belirtir.

Bilinçdışı ise tümüyle kişiye özeldir. Bastırılmış arzu ve dürtülerden, unutulmuş anılardan ve bilince çıkamayan eşik altı algılardan oluşur. Ego bu kısmı bilmemekte ve doğrudan ulaşamamaktadır. Bilinçdışındaki materyalin iki tür içeriği vardır.

Birinci kısımda yoğunluğunu yitirip unutulan ya da bilinçli olarak bastırılıp, bilinçdışına itilen travmatik anılar ve egoyu tehdit eden arzu ve dürtüler bulunur.

İkinci tür içerik ise bir şekilde ruha girmekte birlikte hiçbir zaman bilince ulaşacak yoğunluğa ulaşamamıştır. Bu yaşamdaki karşılaştığımız tüm duyu iletişimimizden kaynaklanır, fakat bunların hepsine bilinçli dikkat göstermek mümkün değildir.

Jung ayrıca bütün insanlarda ortak olan ve bireye özgü olmayan kolektif bilinçdışını tanımlamıştır. Kolektif bilinçdışı arketiplerden oluşur. Kişisel bilinçdışı gibi yaşandıkça aşama aşama değil, önceden bireyde tümüyle oluşmuş durumdadır. Arketipler insan kültürünü oluşturan yapı taşları olarak tanımlanmaktadır. İnsanların uzun dönemler boyunca karşılaştıkları benzer olaylardan sonra oluşmuş belli davranış kalıplarıdır.

Jung’un ilk kez ortaya koyduğu beden ile ruhun aynı varlığın birer parçası olduğu, bunların ayrı ayrı değerlendirilmemesi gerektiği bugün bilinen bilimsel bir gerçektir. İşlevini düzgün göremeyen bir ruh birçok fiziksel hastalığa zemin hazırlayacağı gibi, bedensel rahatsızlıklar da ruh sağlığını olumsuz etkileyebilir.

Bilim camiasınca ihmal edilen bilinçdışı ilk kez Freud sayesinde fark edilmiş ve tıp dünyasında bir çığır açmıştır. Birçok fiziksel ve ruhsal sorunun altında bilinçdışı yatmaktadır. Freud, bilinçdışını daha çok çocukluktaki cinsel travmalarla ilgilendirmiş, Jung ise bilinçdışının çok daha büyük olduğunu, insan doğasının tüm yönlerini içine aldığını ifade ederek günümüzdeki modern anlayışı sağlamıştır. Aydınlık ile karınlık, güzel ile çirkin, iyi ile kötü, sevgi ile nefret, doğru ile yanlış gibi kavramlar bilinçdışında bulunur ve ruh sağlığı için tüm bu karşıtlıklar birbirini dengelemelidir.

Kişisel bilinçdışı temel olarak duygu, heyecan, fikir, düşünce ve imgelerden oluşan birbiriyle bağlantılı komplekslerden oluşur. Birçok farklı kompleks, aynı kişide görülebilir. Kompleksler her zaman olumsuz etki yapmazlar. Kompleksler çoğu kez bir arketiple bağlantılıdır. Temel anne kompleksi olgunlaşıp, genişledikçe toprak ana, tabiat ana, anayurt gibi simge ve fikirleri de oluşturur. Buna benzer çok çeşitli arketipler söz konusudur. Kompleksler bir tür alt kişilik görevi görebilirler ve kimi zaman olduğundan farklı bir karakter sergilerler. Bu karakterlerin gerçek yapısı rüyalarda, düşlemlerde ve hipnoz esnasında açığa çıkar. Komplekslerin birbiriyle çelişmesi ya da enerjilerinin engellenmesi ruhsal sıkıntı yaratır.

Bilinçli düzeydeki içerik bazen bilinçdışında kaybolabildiği gibi bilinçdışındaki içerikte bilince ulaşma çabasındadır. Geçmiş olaylar ve fikirlerin yanı sıra gelecekteki fikir ve olayların tohumları da bilinçdışında yatar. Yani bilinçdışını kötü anıların atıldığı bir çöplük gibi düşünmemek gerekir. Bilinçdışı aynı zamanda geçmiş, bugün ve gelecek arasında da bir köprü işlevi görmekte olup, bazen kendi bireysel sınırlarını aşarak, kolektif bilinçdışı dünyasına da ulaşabilir. Kişisel bilinçdışı, bir zamanlar bilinçte olmuş ve sonra unutulmuş ya da bastırılmış içerikten oluşur. Kolektif bilinçdışı ise arketipler ve güdülerden edinilmiş bir mirastır.

Arketipler, bilinçdışı fikirleri kavrayışımızın biçim kazanmasına yardımcı olan ruhsal kalıplardır. İnsanlık tarihinde sık yinelenen deneyimlerin kalıntılarıdır. Bu kalıntılar doğumdan itibaren her insanda mevcuttur. Ve bilinçdışının derinliklerinde bir enerji olarak bulunurlar. Arketipler iç dünyada rüya ve düşlemler, dış dünyada ise mitler ve dinsel düşüncelerde kendini gösterir. Masal kahramanları, efsaneler, mitolojideki motifler, dini ritüeller, maddi dünyada fiziksel varlıkları olmayan arketiplerdir. Ama bunların kendilerine özgü gerçekliklerini inkâr edemeyiz.

İçgüdüler, bilinçdışı dürtü ya da eylemlerdir. Bizi biyolojik olarak belirlenmiş hedeflere yönlendirir. Arketipler dünyayı algılama ve anlama tarzımızı etkilerken, içgüdüler davranışımızı etkiler. Cinsellik, saldırganlık, yiyecek bulma, güç dürtüsü gibi temel dürtüler olmakla birlikte, tüm bu güdüleyici ruhsal enerjiye libido denir. Libido latince bir sözcük olup arzu ya da itki anlamındadır. Toplumsal ve ahlaki kurallar gereği içgüdüler çoğu kez bastırılmak durumundadır. Bu da içgüdülerin bazen nevroz ve anlaşılmaz ruh halleri olarak ortaya çıkmasını sağlar. İçgüdüler rüyalarda imgesel olarak ya da dil sürçmeleri şeklinde kendini gösterir. Bazen de hafıza kayıpları gibi silinir.

Ruh, dinamik bir yapı olup sürekli bir değişim ve düzenleme içindedir. Uyku ve uyanıklık, öfke ve huzur, sevgi ve nefret, açlık ve tokluk, sakinlik ve hareket gibi birçok karşıtlık iki kutup arasında gidip gelmektedir. İki karşıt arasındaki gerilim libidoyu arttırır. Karşıtların ruhta dengeleyici ve düzenleyici bir işlevi vardır. Bundan dolayı bazen öfke yerine sakinliğe bırakır, büyük bir nefretten aşk ve sevgi doğar. Libido iki karşıtlık arasında bir denge bulamazsa bilinçdışına yönlenir. Orada bir çıkış yolu buluncaya kadar saklı kalır. Çıkış yolu bazen öfke, bazen sevgi, bazen rüya ve düşlemler olabildiği gibi bazen de uç noktalara kayarak psikoza kadar gidebilen ruhsal sorunlara yol açabilir. Libido mutlaka bir ifade şekli bulmak durumundadır.

Ego, ruhun bilinçli ve bilinçdışı yönlerini düzenleyip dengeleyen, ona kişisel bir kimlik ve amaç duygusu veren yapıdır. Benlik ise ruhun bilinçli ve bilinçdışı tüm yönlerini içeren bütün kişilik yapısıdır. Benlikte, bilinçdışı gibi doğduğumuz anda vardır, biyolojik hedeflere ulaşmayı amaçlar ama ruhsal ve kutsi değerleri de gözetir. Ego ise çocuğun gelişme sürecinde ondan doğar. Benliğin amacı bireyi bütün ve eksiksiz kılmaktır. Egonun sağlığı, benliğin sağlığına bağlıdır. Güçlü bir ego, kişiliğin bilinçli ve bilinçdışı yönlerini dengede tutar. Ego ve benlik birbiriyle yüzleşebilir ve bütünleşebilirse bir üst bilince ulaşabiliriz. Bunu sağlayabilenler gerçek anlamda ruhsal huzur ve mutluluğa kavuşur. Maalesef birçok kişi bu bireyselleşme sürecini tam gerçekleştirememenin sıkıntısını yaşamaktadır.